22. Ders:Hastayı Ziyaret Adabı

#1 von HMCK ( Gast ) , 04.12.2022 06:10

Hasta Ziyareti Adabı
Hasta ziyâreti âdâbından bazısı şöyledir:

1. Ziyaretçi elini, hastanın el veya alnının üzerine koyup “nasılsınız?” diye hatırını sormalıdır. Çünkü Resûlullah hasta ile yakından ilgilenilmesini tavsiye etmiştir. Yalnız, doktorun bu konudaki tavsiye ve îkâzlarına uyulmalıdır. Salgın hastalıklar gibi özel durumlarda bunu tatbik etmek mümkün değildir.
2. Hastayı yorucu, moralini bozucu söz ve davranışlardan sakınılmalıdır. Ziyâret kısa tutulmalıdır.
3. Hastaya bir isteği olup olmadığı sorulmalı, gerekirse mâlî yardımda bulunmalı, kendisine zarar vermeyecekse yiyecek ve diğer hediyeler götürmelidir. İbn-i Abbâs anlatıyor; “Allah Resûlü, bir hastayı ziyâret etti ve
«– Canın ne çekiyor?» diye sordu. Hasta:
Cenâze Teşyîi
Cenâze namazını kılıp kabre kadar taşıma manasına gelen teşyî yani uğurlama, bir mü’mine yapılacak son hizmetlerden biridir. Allah Teâlâ buna büyük ecirler ihsân etmektedir.
Resûlullah, bu konuda yapılacak işleri tatbîkî olarak öğretmiştir. Meselâ vefat etmiş olan Ebû Seleme’nin yanına girmiş, açık kalan gözlerini kapatmış ve sonra şöyle buyurmuştur; “Ruh çıkınca gözler onu izler!” Bu sırada Ebû Seleme’nin aile fertlerinden bazıları bağıra çağıra ağlamaya başlayınca Allah Resûlü:
“Kendinize hayırdan başka bir şeyle dua etmeyin. Çünkü melekler dualarınıza «âmin» derler!” buyurarak ölçüyü muhâfaza etmek gerektiğini bildirmiştir. Sonra da cenâze için yapılacak duâlara bir örnek olarak:

“Allâhım! Ebû Seleme’yi bağışla! Derecesini, hidâyete ermişler seviyesine yükselt! Geride bıraktıkları için de ona Sen vekil ol! Ey Âlemlerin Rabbi! Bizi de onu da bağışla! Kabrini genişlet ve nûrla doldur!” duâsında bulunmuştur. (Müslim, Cenâiz, 7)
Resûlullah Efendimiz ölülerin emin kimseler tarafından yıkanmasını tavsiye ederek (İbn-i Mâce, Cenâiz, 8) cenâzeye ihtimâm gösterilmesini, güzelce yıkanıp kokulanmasını ve kefenlenmesini istemiştir. Ölüyü yıkayıp da gördüğü kusurları örten kimsenin nâil olacağı mükâfat hakkında şöyle buyurmuştur:
“Ölüyü yıkayıp da onda gördüğü hoş olmayan halleri gizleyen kimseyi Allah Teâlâ kırk kere bağışlar. Ölüyü kefenleyene ipekten yapılmış cennet elbiseleri giydirir. Yine ölü için kabir kazıp onu oraya yerleştirene, bir fakiri kıyâmete kadar kalacağı bir eve yerleştiren kimsenin elde edeceği kadar ecir verir.” (Hâkim, I, 505-506)
Allah Resûlü’nün kızı Hz. Zeynep vefât ettiğinde onu, vâlidelerimizden Hz. Sevde, Ümmü Seleme, Ümmü Eymen ve Ensâr kadınlarından Ümmü Atiyye yıkamışlardı. Yıkama esnâsında Efendimiz yanlarına varıp:

“Onu yıkamaya, sağ tarafından ve abdest âzâlarından başlayınız! Su ve sidr[1] ile tek sayıda; üç, beş veya yedi kere, gerekli görürseniz daha fazla yıkayınız! Sonuncusunda suya kâfur koyunuz! Yıkama işini bitirince bana haber veriniz!” buyurdu.

Hz. Zeynep’in saçlarını taradılar, üçe ayırıp her birini bir bukle yaptılar. Buklelerden ikisi Hz. Zeynep’in yan taraflarındaki, biri de ön tarafındaki saçlarındandı. Yıkamayı bitirdiklerinde Allah Resûlü, beline bağladığı peştamalını onlara verip:

“– Bunu Zeyneb’e iç gömleği yapınız!”[2] buyurdu. (Buhârî, Cenâiz, 9, 13, 17; Müslim Cenâiz, 36; İbn-i Sa’d, VIII, 34-36)
Hazırlanmış olan cenâzeyi kabrine kadar uğurlamak, duâ etmek ve onun hakkında şehâdette bulunmak son derece mühimdir. Çünkü Cenâb-ı Hak cenâzeye bu şehâdetlere göre muâmele edecektir. Enes (r.a.) şöyle anlatıyor:
“Hz. Peygamber ile bazı sahâbîler birlikte bulunurlarken yanlarından bir cenâze geçti. Ashâptan bazıları o cenâzeyi hayırla yâdetti. Bunun üzerine Efendimiz:
“– Kesinleşti!” buyurdu. Sonra bir cenâze daha geçti. Orada bulunanlar onu kötü bir şekilde andılar. Resûl-i Ekrem yine:
“– Kesinleşti!” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer:
– Yâ Resûlallâh kesinleşen nedir? diye sordu. Hz. Peygamber:
“– Önce geçen cenâzeyi hayırla yâdettiniz, bu sebeple onun cennete girmesi kesinleşti. Sonrakini de kötülükle andınız, onun da cehenneme girmesi kesinleşti. Çünkü siz (mü’minler), Allah’ın yeryüzündeki şâhitlerisiniz.” buyurdu. (Buhârî, Cenâiz, 86; Müslim, Cenâiz, 60)
Şu bir hakîkattir ki insanlar, sebepsiz yere birisi hakkında iyi veya kötü hüküm üzerinde birleşmezler. Bu sebeple hayâttayken ona göre hareket edip Allah’ın şâhitlerinin, hakkımızda iyi şehâdette bulunmalarını sağlamamız lâzımdır.
Cenâze hazırlandıktan sonra namaz kılınarak Allah’a niyâz edilir, Efendimiz’e salavât getirilir ve ölü için istiğfarda bulunulur. Bu, cenâze için bir rahmet vesîlesidir. Bunun için her insan kendi cenâzesine daha çok kimsenin katılmasını ve kendisi için duâ etmesini ister. Avf bin Mâlik (r.a.) Peygamber Efendimiz’in cenâzelere katıldığını ve onlara duâ ettiğini bildiren bir rivâyetinde şöyle der:
“Fahr-i Kâinât Efendimiz, bir cenâze namazı kıldırmıştı. O esnâda Allah Resulü’nün şöyle dua ettiğini duydum ve ezberledim:
«Allâhım! Onu bağışla, ona rahmet et, onu azap ve sıkıntılardan kurtar. Kusurlarını affet. Cennetten nasibini ihsan et, gireceği yeri (kabrini) genişlet! Onu su ile, karla ve buzla yıka(nmış gibi tertemiz et). Beyaz giysileri kirden temizler gibi onu günahlarından arındır. Ona kendi evinden daha güzel bir ev, âilesinden daha hayırlı bir âile, hanımından daha hayırlı bir zevce ver. Onu cennete koy, kabir ve cehennem azabından koru.»
Bu güzel duâyı duyunca «keşke ölen ben olsaydım» diye içimden geçirdim.” (Müslim, Cenâiz, 85)
Resûlullah cenâze namazı kılmanın ve onu mezara kadar uğurlamanın sevâbını şöyle bildirmiştir:
“Kim, sevâbına inanarak, karşılığını sâdece Allah’tan bekleyerek bir Müslüman cenâzesi ile birlikte gider ve namazı kılınıp gömülünceye kadar beklerse her biri Uhud dağı kadar olan iki kırat[3] sevapla döner. Kim de cenâze namazını kılar, defnolunmadan önce ayrılırsa bir kırat sevapla döner.” (Buhârî, İmân 35)
Abdullah bin Ömer, Sa’d bin Ebî Vakkas’la birlikte otururken Habbâb bin Eret gelmiş ve:
– Ey Abdullah! Baksana Ebû Hüreyre ne diyor, diye bu hadisi nakletmişti. Bunun üzerine İbn-i Ömer:
– Ebû Hüreyre de çok oldu, demiş ve Habbâb’ı, bu hadisi tahkik etmek üzere Hz. Ayşe’ye göndermiş; “Bunu ondan sor gel!” demişti. Habbab gidince İbn-i Ömer yerden bir avuç çakıl taşı alarak sinirli bir şekilde taşları elinde evirip çevirmeye başlamıştı. Bir müddet sonra Habbâb, Hz. Ayşe’nin; “Ebû Hüreyre doğru söylüyor; ben de Resûlullah’ın öyle buyurduğunu duydum.” dediği haberini getirince, elindeki taşları yere fırlatmış ve:
– Desene biz çok kırat kaçırdık! diye teessürünü ifâde etmiştir. (Müslim, Cenâiz, 56)
Cenâzeyi tabutun dört tarafından onar adım taşımak müstehaptır. Daha çok taşınırsa sevabı da ziyâdeleşir. Önce cenâze sağ ön tarafından, sonra sağ arka tarafından taşınır. Daha sonra sol tarafına geçilerek sol ön ve sol arka tarafından omuzlanır. Böylece her tarafından onar adım olmak üzere kırk adım taşınmış olur. Cenâzenin defninde acele etmek de müstehaptır. (Buhârî, Cenâiz, 51) Zîrâ Efendimiz, bir cenâzenin, ailesi yanında bekletilmesinin uygun olmadığını söylemiştir. (Ebû Dâvûd, Cenâiz, 34)
Cenâzeyi sükûnetle taşımak lâzımdır. Nitekim Resûlullah bir cenâzenin süratle götürüldüğünü gördüğünde müdâhale ederek; “Sükûnetle gidin!” buyurmuştur. (İbn-i Mâce, Cenâiz, 15)
Cenâzeyi takip edenler, yolda lüzumsuz lâkırdı etmez ve yüksek sesle konuşmazlar. Hatta yüksek sesle zikredip Kur’an-ı Kerîm okunması da uygun değildir. Bu esnâda ölümü ve ahireti tefekkür etmek lâzımdır.
Cenâzeyi mümkün olduğu ölçüde binit üzerinde tâkib etmekten kaçınmalıdır. Zîrâ yürümek mümkünken böyle bir hareket hoş görülmemiştir. Sevbân’ın (r.a.) anlattığına göre Resûlullah bir cenâzeye katılmıştı. Bir kısım insanları binek üzerinde gördü. Bu hâlin cenâzeye hürmetsizlik olduğunu beyân etmek üzere:
“– Hayâ etmiyor musunuz? Allah’ın melekleri yaya olarak giderken siz hayvanların sırtında gidiyorsunuz!” buyurdu. (Tirmizî, Cenâiz, 28)
Bir kimse yanından geçen cenâzeye katılamasa bile hürmeti de elden bırakmamalı; geçinceye veya yere konuncaya kadar oturmamalıdır. (Buhârî, Cenâiz, 47-48)
Kabir Ziyareti
Peygamber Efendimiz, henüz tevhîd inancının tam olarak yerleşmediği ve kabirlere secde edildiği, onlarla övünme ve puta tapınma gibi câhiliye âdetlerinin devam ettiği dönemde, kabir ziyâretini geçici olarak yasaklamıştı. Daha önceleri yahudi ve hristiyanlar, aziz saydıkları kimselerin kabirlerini ibâdet yeri edinmişlerdi. Putperestlik de, büyük tanınan kimselerin mezarlarına ve heykellerine saygı ile başlamış, neticede bu saygı putlara ibâdete dönüşmüştü. İslâm dininin gâyesi ise tevhid akîdesini kalplere yerleştirmekti. Bu maksat tahakkuk ettikten sonra ziyareti serbest bırakmış ve:
“Size kabir ziyâretini yasaklamıştım. Artık kabirleri ziyâret edebilirsiniz!” buyurmuştur. (Müslim, Cenâiz, 106)
“…Kabirleri ziyâret etmek isteyen ziyâret etsin. Çünkü kabir ziyâreti bize âhireti hatırlatır.” (Tirmizî, Cenâiz, 60) buyurarak da bu ziyâretlerden asıl maksadın, âhireti hatırlamak ve o güne hazırlanmaya önem vermek olduğunu açıkça ortaya koymuştur.
Salih kimselerin, anne, baba ve yakın akrabanın kabirlerini ziyâret etmek mendup[4] sayılmıştır. Genel olarak kabirleri ziyâret etmek erkekler için müstehab olup, kadınlar için caizdir. Kadınların kabirleri ziyâret etmesi, bağırıp çağırma, saçını başını yolma ve kabirlere aşırı saygı gibi bir fitne korkusu olmadığı zaman mümkün ve caizdir. Çünkü Peygamber Efendimiz, çocuğunun kabri başında ağlamakta olan bir kadına sabır tavsiye etmiş, onu ziyâretten alıkoymamıştır. (Buhârî, Cenâiz, 7; Müslim, Cenâiz, 15) Diğer yandan Hz. Âîşe’nin de kardeşi Abdurrahman bin Ebubekir’in kabrini ziyâret ettiği nakledilmektedir. (Tirmizi, Cenâiz, 61)

Hz. Ali kabirleri ziyâret ettiğinde, âhiret hakkındaki kaygısını, orada yatanlara hitâben şöyle dile getirirmiş:
“Bırakıp gittiğiniz evleri şimdi eller tuttu. Mallarınız paylaşıldı bitti. Hanımlarınızı başkaları nikâh etti. Bunlar bizim tarafta olup bitenler. Âh! Keşke bir de sizin tarafta olup bitenleri öğrenebilseydik! Allâh’a yemin ederim ki, onların konuşmalarına izin verilseydi, «En hayırlı azık Allah korkusudur.» (el-Bakara 2/197) derlerdi.” (İbn-i Abdirabbih, el-Ikdü’l-ferîd, III, 236-237)

Sâlih kimselerin ve din büyüklerinin kabirlerini ziyâret etmekte çok büyük faydalar mevcuttur. Şuurlu bir şekilde hareket etmek, gerekli ibreti almak ve yanlış itikatlara kapılmamak şartıyla kabir ziyaretinde herhangi bir beis yoktur. Mervan birgün, yüzünü Resûlullah’ın kabr-i şerîfinin taşına koymuş bir kişiyi gördü. Onun İslâm’a aykırı bir harekette bulunduğunu düşündü. Yakasından tutarak:
– Ne yaptığını sanıyorsun, dedi. Adam başını çevirince onun Ebû Eyyûb el-Ensârî olduğunu farketti. Ebû Eyyûb (r.a.) Mervan’ın endişelendiğini hissedince, bilinçli bir şekilde yapıldığı takdirde kabir ziyâretinin birçok istifade sağladığını ve bunun sakıncasının olmayacağını belirtmek üzere şöyle dedi:
– Evet, ne yaptığımı biliyorum. Ben Resûlullah’a geldim, taşa gelmedim! Ancak Efendimiz’in şöyle dediğini işitmiştim:
“Dîn işlerini ehil kimseler üstlendiğinde kaygılanma. Ancak bu işe ehil olmayanlar karışmaya başladığında, din için ne kadar endişelensen ve ağlasan yeridir.” (İbn-i Hanbel, V, 422)
Bu kıymetli sahâbînin söylediklerinden anlaşıldığına göre kabirleri şuurlu bir şekilde ve âdâbına uygun olarak ziyâret etmenin hiçbir mahzuru yoktur. Bilakis bunun hem ziyâret edene hem de ziyâret edilene pek çok faydası vardır. Bunları şöylece hülâsa etmek mümkündür:
- Ölüm, öncesine nazaran en büyük, sonrasına nazaran da en küçük bir hâdisedir. Kabir ziyareti, insana ölümü ve ahireti hatırlatır, zühd ve takvâya istikâmetlendirir ve ibret almayı sağlar. Ölümü düşünen bir kimse ibâdetlerini daha büyük bir huşû içinde ifâ eder, dünyaya olan hırsı azalır, haramları terkederek hayra yönelir ve âhiret için hazırlık yapmaya daha çok ehemmiyet verir.
Hz. Ayşe’nin anlattığına göre, bir yahudi kadın vâlidemizin yanına gelmişti. Kabir azabından bahsederek:
“Allah seni kabir azabından korusun!” dedi. Ayşe vâlidemiz de Resûlullah’a kabir azabından sordu. Efendimiz:
“–Evet, kabir azâbı haktır.” buyurdu. Hz. Ayşe der ki:
“Bundan sonra Efendimiz’i namaz kılıp da, namazında kabir azabından Allah’a sığınmadığını hiç görmedim.” (Buhâri; Cenâiz 87; Müslim, Mesâcid 123; Nesâî, Cenâiz 115)
Resûlullah şöyle buyurmuştur:
“Biriniz namazda tahiyyâtı bitirdiği zaman, dört şeyden Allah’a sığınarak şöyle desin:
Allâhım, cehennem azâbından ve kabir azâbından, hayat ve ölüm fitnesinden, kör deccâlin fitnesine uğramaktan sana sığınırım.” (Müslim, Mesâcid, 128. Ayrıca bk. Müslim, Mesâcid, 130-134; Ebû Dâvûd, Salât, 149, 179; Nesâî, Sehv, 64)
Hz. Osman, bir kabrin başında durunca sakalı ıslanıncaya kadar ağlardı. Kendisine:
“–Cenneti ve cehennemi hatırladığın vakit ağlamıyorsun, fakat kabri hatırlayınca ağlıyorsun!” dediler. Bunun üzerine:
“–Çünkü Resûlullah’ın şöyle buyurduğunu işittim:
«Kabir, âhiret menzillerinin ilkidir. Kişi ondan kurtulabilirse, sonrakiler daha kolaydır. Ondan kurtulamazsa sonraki menziller kabirden daha zor ve daha şiddetlidir… Gördüğüm manzaraların hiçbiri kabir kadar korkutucu ve dehşet verici değildi!»” (Tirmizî, Zühd, 5/2308; Ahmed, I, 63-64)
Berâ (r.a.) anlatıyor:
“Biz Resûlullah ile bir cenâze teşyîinde bulunmuştuk. Efendimiz, kabrin kenarına oturup ağladılar, öyle ki gözyaşlarıyla toprak ıslandı. Sonra da:
«–Kardeşlerim! İşte asıl böylesine mühim bir yer için hazırlık yapınız!» buyurdular.” (İbn-i Mâce, Zühd, 19)
Zülkarneyn -aleyhisselâm- ölmeden evvel, geride kalanların dünyaya karşı haris davranmamaları gerektiğini anlatan şu ibretli vasiyette bulunmuştur:
“–Beni yıkayın, kefenleyin. Sonra bir tabuta koyun. Yalnız kollarım dışarıya sarkık kalsın. Hizmetkârlarım arkamdan gelsin. Hazînelerimi de katırlara yükleyin! Halk, benim son derece ihtişâmlı bir saltanat ve dünyâ mülküne rağmen eliboş gittiğimi, hizmetkârlarımın da, hazînelerimin de bu dünyâda kalarak benimle beraber gelmediğini görsün! Bu yalancı ve fânî dünyâya aldanmasın!..”
Söyledikleri aynen yapıldı. Âlimler bu vasiyyeti şöyle tefsîr ettiler:
“Arkamdan gelen ordular ile doğu ve batıya hâkim oldum. Maiyyetimde sayısız asker ve birçok hizmetçiler vardı. Hiçbiri emrimden dışarıya çıkmadı. Dünyâ, baştanbaşa benim idârem altında idi. Sayısız hazînelere sâhib oldum. Fakat dünyâ nîmetleri kalıcı değildir. İşte gördüğünüz gibi mezarıma eliboş gidiyorum!.. İşte Dünyâ malı dünyâda kaldı... Sizler Âhıret’te faydalı olan işleri yapın!..” (Osman Nûri Topbaş, Nebîler Silsilesi, II, 17)
- Sâlih kişilerin kabirlerini, özellikle Allah Resûlü’nün kabrini ziyâret, ruhlara ferahlık verir ve ulvî hislerin duyulmasını sağlar. Efendimiz’in ve Allah’ın veli kullarının kabirlerini ziyâret için yolculuğa çıkmak menduptur. Bir hadis-i şerifte; “Kim, beni öldükten sonra ziyâret ederse, şefaatim ona hak olur.” buyrulmuştur. (Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, V, 245)
- İnsanın, dinî kültürü ve tarihi ile bağlarının güçlenmesine yardımcı olur. Milletlerin hafızasında derin izler bırakan manevî şahsiyetlerin kabirleri, sonraki nesillerle tarihleri arasında köprü vazifesi görmektedir. Buralardaki manevî atmosfer, o bölgelerdeki dînî hayatın canlı kalmasında önemli bir rol üstlenmiştir. Uzun yıllar komünist rejim altında bulunan Semerkant, Buhara gibi yerler bunun en tipik misâlidir.
– Buğday ekmeği! dedi. Resûlullah:
«– Kimin yanında buğday ekmeği varsa kardeşine göndersin!» buyurdu. Sonra da ilave etti:
«– Şâyet hastanız bir şey arzu ederse, ondan yedirin!»” (İbn-i Mâce, Cenâiz, 2)

4. Bazı hastalar, hastalıkları sırasında hep ölümü düşünür, rahatsız olurlar. Böyle kimseleri uygun sözlerle tesellî etmek, ölümün Allah’ın emri ve insan için kaçınılmaz bir şey olduğunu anlatmak, her hastalığın insanı ölüme götürmeyeceğini, bilakis günahlara keffâret olacağını hatırlatmak faydalı olur. İbn-i Abbâs’tan rivayet edildiğine göre Resûlullah, hasta bir bedevîyi ziyâret etmişti. Her hastayı ziyâret ettiğinde yaptığı gibi onu da; “Geçmiş olsun, hastalığın günahlarına keffâret olur inşâallâh!” buyurarak teselli etti. (Buhârî, Tevhîd, 31)

5. Hastaya duâ etmek, sağlık ve şifâ dileğinde bulunmak da ziyâret âdâbındandır. Hz. Ayşe’den rivayet edildiğine göre Efendimiz, âile fertlerinden biri hastalanınca, sağ eliyle hastayı sıvazlar ve şöyle duâ buyururdu:
“Bütün insanların Rabbı olan Allahım! Bunun ızdırabını giderip şifâ ver. Şifâyı veren ancak Sen’sin. Sen’in şifandan başka şifâ yoktur. Buna, hiçbir hastalık izi bırakmayacak şekilde şifâ ihsân et!” (Buhârî, Merdâ, 20; Müslim, Selâm, 46-49)
Selman (r.a.) anlatır; “Ben hasta iken Hz. Peygamber ziyâretime gelmişti. Çıkarken şöyle buyurdu:
«Selman! Allah sıkıntılarını gidersin, günahını affetsin. Ölünceye kadar dînine kuvvet, bedenine sıhhat versin!»” (Heysemî, II, 299)
2. TAZİYE
Musibetle karşılaşan kişiyi teselli etme ve sabra teşvik etme mânâlarını ihtivâ eden tâziye, umumiyetle cenâze sâhibine başsağlığı ve geçmiş olsun dileklerini bildirmek için yapılan ziyârete denir. Bir felâkete uğrayan kimseye, sabır tavsiyesinde bulunmak, meydana gelen musîbetle kaderin tecellî ettiğini ve bunu geri çevirmenin artık mümkün olmadığını ve kadere teslim olmanın kişiyi ruhî rahatlığa erdireceğini telkin etmek gerekir. Ayrıca Cenâb-ı Hakk’ın başa gelen belâlara ecir verdiğini hatırlatmak, “Allah ecrini artırsın”, “Sabr-ı cemil versin”, “Şükretmeyi nasîb etsin” gibi dualar etmek de tâziyenin en mühim hususiyetlerindendir. Bu özelliğinden dolayı tâziye, acıları azaltıcı bir tesire sâhiptir.
Tâziye, bizzat giderek yapılabileceği gibi, bu mümkün olmadığı takdirde telefon, mektup gibi diğer haberleşme vâsıtaları ile de gerçekleştirilebilir.
Hz. Zeynep, Resûl-i Ekrem Efendimiz’e:
– Oğlum öldü, lütfen bize kadar geliniz, diye haber gönderdiğinde Efendimiz:
“– Alan da veren de Allah’tır. O’nun katında her şeyin belli bir vakti vardır. Sabretsin ve ecrini Allah’tan beklesin!” buyurarak kızına selâm göndermiş, meşguliyeti bittikten sonra da bizzat gitmiştir. (Buhârî, Cenâiz, 33)
Resûlullah tâziyenin mühim bir insânî vazîfe olduğunu belirterek şöyle buyurmuştur; “Bir musibeti sebebiyle din kardeşine tâziyede bulunan mü’mine, Allah Teâla kıyâmet günü kerem elbiselerinden giydirir (şeref bahşeder).” (İbn-i Mâce, Cenâiz, 56)
Başına bir sıkıntı gelmiş veya yakınlarından birisini kaybetmiş olan kimseye, sözle tâziyede bulunarak mânen destek olmak gerektiği gibi îcâbında fiilen de yardımcı olmak gerekmektedir. Nitekim Ca’fer-i Tayyâr’ın (r.a.) şehâdet haberi geldiği zaman Efendimiz; “Ca’fer’in ailesi için yemek yapın! Çünkü onların başına, kendilerini meşgul eden büyük bir iş gelmiştir!” buyurmuşlardı. (Ebû Dâvûd, Cenâiz, 25-26/3132; İbn-i Hişâm, III, 436)
Bu sünnet-i nebeviyyenin bir tatbîki olarak Anadolu’da, cenâze evine birkaç gün süreyle komşuları tarafından yemek hazırlanıp götürülmesi güzel bir âdet hâlinde devâm etmektedir.
Bir mü’mine tâziyede bulunmak İslâm ahlâkındandır. Ancak cenâze sâhiplerinin acısını yenilememek için üç günden sonra tâziyede bulunmak mekruh sayılmıştır. Bununla birlikte cenâzenin defninde bulunamayan uzaktaki kimseler, üç günden sonra da tâziyede bulunabilirler
Cenâze Teşyîi
Cenâze namazını kılıp kabre kadar taşıma manasına gelen teşyî yani uğurlama, bir mü’mine yapılacak son hizmetlerden biridir. Allah Teâlâ buna büyük ecirler ihsân etmektedir.

Resûlullah, bu konuda yapılacak işleri tatbîkî olarak öğretmiştir. Meselâ vefat etmiş olan Ebû Seleme’nin yanına girmiş, açık kalan gözlerini kapatmış ve sonra şöyle buyurmuştur; “Ruh çıkınca gözler onu izler!” Bu sırada Ebû Seleme’nin aile fertlerinden bazıları bağıra çağıra ağlamaya başlayınca Allah Resûlü:

“Kendinize hayırdan başka bir şeyle dua etmeyin. Çünkü melekler dualarınıza «âmin» derler!” buyurarak ölçüyü muhâfaza etmek gerektiğini bildirmiştir. Sonra da cenâze için yapılacak duâlara bir örnek olarak:

“Allâhım! Ebû Seleme’yi bağışla! Derecesini, hidâyete ermişler seviyesine yükselt! Geride bıraktıkları için de ona Sen vekil ol! Ey Âlemlerin Rabbi! Bizi de onu da bağışla! Kabrini genişlet ve nûrla doldur!” duâsında bulunmuştur. (Müslim, Cenâiz, 7)

Resûlullah Efendimiz ölülerin emin kimseler tarafından yıkanmasını tavsiye ederek (İbn-i Mâce, Cenâiz, 8) cenâzeye ihtimâm gösterilmesini, güzelce yıkanıp kokulanmasını ve kefenlenmesini istemiştir. Ölüyü yıkayıp da gördüğü kusurları örten kimsenin nâil olacağı mükâfat hakkında şöyle buyurmuştur:

“Ölüyü yıkayıp da onda gördüğü hoş olmayan halleri gizleyen kimseyi Allah Teâlâ kırk kere bağışlar. Ölüyü kefenleyene ipekten yapılmış cennet elbiseleri giydirir. Yine ölü için kabir kazıp onu oraya yerleştirene, bir fakiri kıyâmete kadar kalacağı bir eve yerleştiren kimsenin elde edeceği kadar ecir verir.” (Hâkim, I, 505-506)

Allah Resûlü’nün kızı Hz. Zeynep vefât ettiğinde onu, vâlidelerimizden Hz. Sevde, Ümmü Seleme, Ümmü Eymen ve Ensâr kadınlarından Ümmü Atiyye yıkamışlardı. Yıkama esnâsında Efendimiz yanlarına varıp:

“Onu yıkamaya, sağ tarafından ve abdest âzâlarından başlayınız! Su ve sidr[1] ile tek sayıda; üç, beş veya yedi kere, gerekli görürseniz daha fazla yıkayınız! Sonuncusunda suya kâfur koyunuz! Yıkama işini bitirince bana haber veriniz!” buyurdu.

Hz. Zeynep’in saçlarını taradılar, üçe ayırıp her birini bir bukle yaptılar. Buklelerden ikisi Hz. Zeynep’in yan taraflarındaki, biri de ön tarafındaki saçlarındandı. Yıkamayı bitirdiklerinde Allah Resûlü, beline bağladığı peştamalını onlara verip:

“– Bunu Zeyneb’e iç gömleği yapınız!”[2] buyurdu. (Buhârî, Cenâiz, 9, 13, 17; Müslim Cenâiz, 36; İbn-i Sa’d, VIII, 34-36)

Hazırlanmış olan cenâzeyi kabrine kadar uğurlamak, duâ etmek ve onun hakkında şehâdette bulunmak son derece mühimdir. Çünkü Cenâb-ı Hak cenâzeye bu şehâdetlere göre muâmele edecektir. Enes (r.a.) şöyle anlatıyor:

“Hz. Peygamber ile bazı sahâbîler birlikte bulunurlarken yanlarından bir cenâze geçti. Ashâptan bazıları o cenâzeyi hayırla yâdetti. Bunun üzerine Efendimiz:

“– Kesinleşti!” buyurdu. Sonra bir cenâze daha geçti. Orada bulunanlar onu kötü bir şekilde andılar. Resûl-i Ekrem yine:

“– Kesinleşti!” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer:

– Yâ Resûlallâh kesinleşen nedir? diye sordu. Hz. Peygamber:

“– Önce geçen cenâzeyi hayırla yâdettiniz, bu sebeple onun cennete girmesi kesinleşti. Sonrakini de kötülükle andınız, onun da cehenneme girmesi kesinleşti. Çünkü siz (mü’minler), Allah’ın yeryüzündeki şâhitlerisiniz.” buyurdu. (Buhârî, Cenâiz, 86; Müslim, Cenâiz, 60)

Şu bir hakîkattir ki insanlar, sebepsiz yere birisi hakkında iyi veya kötü hüküm üzerinde birleşmezler. Bu sebeple hayâttayken ona göre hareket edip Allah’ın şâhitlerinin, hakkımızda iyi şehâdette bulunmalarını sağlamamız lâzımdır.

Cenâze hazırlandıktan sonra namaz kılınarak Allah’a niyâz edilir, Efendimiz’e salavât getirilir ve ölü için istiğfarda bulunulur. Bu, cenâze için bir rahmet vesîlesidir. Bunun için her insan kendi cenâzesine daha çok kimsenin katılmasını ve kendisi için duâ etmesini ister. Avf bin Mâlik (r.a.) Peygamber Efendimiz’in cenâzelere katıldığını ve onlara duâ ettiğini bildiren bir rivâyetinde şöyle der:

“Fahr-i Kâinât Efendimiz, bir cenâze namazı kıldırmıştı. O esnâda Allah Resulü’nün şöyle dua ettiğini duydum ve ezberledim:

«Allâhım! Onu bağışla, ona rahmet et, onu azap ve sıkıntılardan kurtar. Kusurlarını affet. Cennetten nasibini ihsan et, gireceği yeri (kabrini) genişlet! Onu su ile, karla ve buzla yıka(nmış gibi tertemiz et). Beyaz giysileri kirden temizler gibi onu günahlarından arındır. Ona kendi evinden daha güzel bir ev, âilesinden daha hayırlı bir âile, hanımından daha hayırlı bir zevce ver. Onu cennete koy, kabir ve cehennem azabından koru.»

Bu güzel duâyı duyunca «keşke ölen ben olsaydım» diye içimden geçirdim.” (Müslim, Cenâiz, 85)

Resûlullah cenâze namazı kılmanın ve onu mezara kadar uğurlamanın sevâbını şöyle bildirmiştir:

“Kim, sevâbına inanarak, karşılığını sâdece Allah’tan bekleyerek bir Müslüman cenâzesi ile birlikte gider ve namazı kılınıp gömülünceye kadar beklerse her biri Uhud dağı kadar olan iki kırat[3] sevapla döner. Kim de cenâze namazını kılar, defnolunmadan önce ayrılırsa bir kırat sevapla döner.” (Buhârî, İmân 35)

Abdullah bin Ömer, Sa’d bin Ebî Vakkas’la birlikte otururken Habbâb bin Eret gelmiş ve:

– Ey Abdullah! Baksana Ebû Hüreyre ne diyor, diye bu hadisi nakletmişti. Bunun üzerine İbn-i Ömer:

– Ebû Hüreyre de çok oldu, demiş ve Habbâb’ı, bu hadisi tahkik etmek üzere Hz. Ayşe’ye göndermiş; “Bunu ondan sor gel!” demişti. Habbab gidince İbn-i Ömer yerden bir avuç çakıl taşı alarak sinirli bir şekilde taşları elinde evirip çevirmeye başlamıştı. Bir müddet sonra Habbâb, Hz. Ayşe’nin; “Ebû Hüreyre doğru söylüyor; ben de Resûlullah’ın öyle buyurduğunu duydum.” dediği haberini getirince, elindeki taşları yere fırlatmış ve:

– Desene biz çok kırat kaçırdık! diye teessürünü ifâde etmiştir. (Müslim, Cenâiz, 56)

Cenâzeyi tabutun dört tarafından onar adım taşımak müstehaptır. Daha çok taşınırsa sevabı da ziyâdeleşir. Önce cenâze sağ ön tarafından, sonra sağ arka tarafından taşınır. Daha sonra sol tarafına geçilerek sol ön ve sol arka tarafından omuzlanır. Böylece her tarafından onar adım olmak üzere kırk adım taşınmış olur. Cenâzenin defninde acele etmek de müstehaptır. (Buhârî, Cenâiz, 51) Zîrâ Efendimiz, bir cenâzenin, ailesi yanında bekletilmesinin uygun olmadığını söylemiştir. (Ebû Dâvûd, Cenâiz, 34)

Cenâzeyi sükûnetle taşımak lâzımdır. Nitekim Resûlullah bir cenâzenin süratle götürüldüğünü gördüğünde müdâhale ederek; “Sükûnetle gidin!” buyurmuştur. (İbn-i Mâce, Cenâiz, 15)

Cenâzeyi takip edenler, yolda lüzumsuz lâkırdı etmez ve yüksek sesle konuşmazlar. Hatta yüksek sesle zikredip Kur’an-ı Kerîm okunması da uygun değildir. Bu esnâda ölümü ve ahireti tefekkür etmek lâzımdır.

Cenâzeyi mümkün olduğu ölçüde binit üzerinde tâkib etmekten kaçınmalıdır. Zîrâ yürümek mümkünken böyle bir hareket hoş görülmemiştir. Sevbân’ın (r.a.) anlattığına göre Resûlullah bir cenâzeye katılmıştı. Bir kısım insanları binek üzerinde gördü. Bu hâlin cenâzeye hürmetsizlik olduğunu beyân etmek üzere:
“– Hayâ etmiyor musunuz? Allah’ın melekleri yaya olarak giderken siz hayvanların sırtında gidiyorsunuz!” buyurdu. (Tirmizî, Cenâiz, 28)
Bir kimse yanından geçen cenâzeye katılamasa bile hürmeti de elden bırakmamalı; geçinceye veya yere konuncaya kadar oturmamalıdır. (Buhârî, Cenâiz, 47-48)
Kabir Ziyareti
Peygamber Efendimiz, henüz tevhîd inancının tam olarak yerleşmediği ve kabirlere secde edildiği, onlarla övünme ve puta tapınma gibi câhiliye âdetlerinin devam ettiği dönemde, kabir ziyâretini geçici olarak yasaklamıştı. Daha önceleri yahudi ve hristiyanlar, aziz saydıkları kimselerin kabirlerini ibâdet yeri edinmişlerdi. Putperestlik de, büyük tanınan kimselerin mezarlarına ve heykellerine saygı ile başlamış, neticede bu saygı putlara ibâdete dönüşmüştü. İslâm dininin gâyesi ise tevhid akîdesini kalplere yerleştirmekti. Bu maksat tahakkuk ettikten sonra ziyareti serbest bırakmış ve:
“Size kabir ziyâretini yasaklamıştım. Artık kabirleri ziyâret edebilirsiniz!” buyurmuştur. (Müslim, Cenâiz, 106)
“…Kabirleri ziyâret etmek isteyen ziyâret etsin. Çünkü kabir ziyâreti bize âhireti hatırlatır.” (Tirmizî, Cenâiz, 60) buyurarak da bu ziyâretlerden asıl maksadın, âhireti hatırlamak ve o güne hazırlanmaya önem vermek olduğunu açıkça ortaya koymuştur.
Salih kimselerin, anne, baba ve yakın akrabanın kabirlerini ziyâret etmek mendup[4] sayılmıştır. Genel olarak kabirleri ziyâret etmek erkekler için müstehab olup, kadınlar için caizdir. Kadınların kabirleri ziyâret etmesi, bağırıp çağırma, saçını başını yolma ve kabirlere aşırı saygı gibi bir fitne korkusu olmadığı zaman mümkün ve caizdir. Çünkü Peygamber Efendimiz, çocuğunun kabri başında ağlamakta olan bir kadına sabır tavsiye etmiş, onu ziyâretten alıkoymamıştır. (Buhârî, Cenâiz, 7; Müslim, Cenâiz, 15) Diğer yandan Hz. Âîşe’nin de kardeşi Abdurrahman bin Ebubekir’in kabrini ziyâret ettiği nakledilmektedir. (Tirmizi, Cenâiz, 61)

Hz. Ali kabirleri ziyâret ettiğinde, âhiret hakkındaki kaygısını, orada yatanlara hitâben şöyle dile getirirmiş:
“Bırakıp gittiğiniz evleri şimdi eller tuttu. Mallarınız paylaşıldı bitti. Hanımlarınızı başkaları nikâh etti. Bunlar bizim tarafta olup bitenler. Âh! Keşke bir de sizin tarafta olup bitenleri öğrenebilseydik! Allâh’a yemin ederim ki, onların konuşmalarına izin verilseydi, «En hayırlı azık Allah korkusudur.» (el-Bakara 2/197) derlerdi.” (İbn-i Abdirabbih, el-Ikdü’l-ferîd, III, 236-237)
Sâlih kimselerin ve din büyüklerinin kabirlerini ziyâret etmekte çok büyük faydalar mevcuttur. Şuurlu bir şekilde hareket etmek, gerekli ibreti almak ve yanlış itikatlara kapılmamak şartıyla kabir ziyaretinde herhangi bir beis yoktur. Mervan birgün, yüzünü Resûlullah’ın kabr-i şerîfinin taşına koymuş bir kişiyi gördü. Onun İslâm’a aykırı bir harekette bulunduğunu düşündü. Yakasından tutarak:
– Ne yaptığını sanıyorsun, dedi. Adam başını çevirince onun Ebû Eyyûb el-Ensârî olduğunu farketti. Ebû Eyyûb (r.a.) Mervan’ın endişelendiğini hissedince, bilinçli bir şekilde yapıldığı takdirde kabir ziyâretinin birçok istifade sağladığını ve bunun sakıncasının olmayacağını belirtmek üzere şöyle dedi:
– Evet, ne yaptığımı biliyorum. Ben Resûlullah’a geldim, taşa gelmedim! Ancak Efendimiz’in şöyle dediğini işitmiştim:
“Dîn işlerini ehil kimseler üstlendiğinde kaygılanma. Ancak bu işe ehil olmayanlar karışmaya başladığında, din için ne kadar endişelensen ve ağlasan yeridir.” (İbn-i Hanbel, V, 422)
Bu kıymetli sahâbînin söylediklerinden anlaşıldığına göre kabirleri şuurlu bir şekilde ve âdâbına uygun olarak ziyâret etmenin hiçbir mahzuru yoktur. Bilakis bunun hem ziyâret edene hem de ziyâret edilene pek çok faydası vardır. Bunları şöylece hülâsa etmek mümkündür:
- Ölüm, öncesine nazaran en büyük, sonrasına nazaran da en küçük bir hâdisedir. Kabir ziyareti, insana ölümü ve ahireti hatırlatır, zühd ve takvâya istikâmetlendirir ve ibret almayı sağlar. Ölümü düşünen bir kimse ibâdetlerini daha büyük bir huşû içinde ifâ eder, dünyaya olan hırsı azalır, haramları terkederek hayra yönelir ve âhiret için hazırlık yapmaya daha çok ehemmiyet verir.
Hz. Ayşe’nin anlattığına göre, bir yahudi kadın vâlidemizin yanına gelmişti. Kabir azabından bahsederek:
“Allah seni kabir azabından korusun!” dedi. Ayşe vâlidemiz de Resûlullah’a kabir azabından sordu. Efendimiz:
“–Evet, kabir azâbı haktır.” buyurdu. Hz. Ayşe der ki:
“Bundan sonra Efendimiz’i namaz kılıp da, namazında kabir azabından Allah’a sığınmadığını hiç görmedim.” (Buhâri; Cenâiz 87; Müslim, Mesâcid 123; Nesâî, Cenâiz 115)
Resûlullah şöyle buyurmuştur:
“Biriniz namazda tahiyyâtı bitirdiği zaman, dört şeyden Allah’a sığınarak şöyle desin:
Allâhım, cehennem azâbından ve kabir azâbından, hayat ve ölüm fitnesinden, kör deccâlin fitnesine uğramaktan sana sığınırım.” (Müslim, Mesâcid, 128. Ayrıca bk. Müslim, Mesâcid, 130-134; Ebû Dâvûd, Salât, 149, 179; Nesâî, Sehv, 64)

Hz. Osman, bir kabrin başında durunca sakalı ıslanıncaya kadar ağlardı. Kendisine:
“–Cenneti ve cehennemi hatırladığın vakit ağlamıyorsun, fakat kabri hatırlayınca ağlıyorsun!” dediler. Bunun üzerine:
“–Çünkü Resûlullah’ın şöyle buyurduğunu işittim:
«Kabir, âhiret menzillerinin ilkidir. Kişi ondan kurtulabilirse, sonrakiler daha kolaydır. Ondan kurtulamazsa sonraki menziller kabirden daha zor ve daha şiddetlidir… Gördüğüm manzaraların hiçbiri kabir kadar korkutucu ve dehşet verici değildi!»” (Tirmizî, Zühd, 5/2308; Ahmed, I, 63-64)

Berâ (r.a.) anlatıyor:

“Biz Resûlullah ile bir cenâze teşyîinde bulunmuştuk. Efendimiz, kabrin kenarına oturup ağladılar, öyle ki gözyaşlarıyla toprak ıslandı. Sonra da:
«–Kardeşlerim! İşte asıl böylesine mühim bir yer için hazırlık yapınız!» buyurdular.” (İbn-i Mâce, Zühd, 19)
Zülkarneyn -aleyhisselâm- ölmeden evvel, geride kalanların dünyaya karşı haris davranmamaları gerektiğini anlatan şu ibretli vasiyette bulunmuştur:
“–Beni yıkayın, kefenleyin. Sonra bir tabuta koyun. Yalnız kollarım dışarıya sarkık kalsın. Hizmetkârlarım arkamdan gelsin. Hazînelerimi de katırlara yükleyin! Halk, benim son derece ihtişâmlı bir saltanat ve dünyâ mülküne rağmen eliboş gittiğimi, hizmetkârlarımın da, hazînelerimin de bu dünyâda kalarak benimle beraber gelmediğini görsün! Bu yalancı ve fânî dünyâya aldanmasın!..”

Söyledikleri aynen yapıldı. Âlimler bu vasiyyeti şöyle tefsîr ettiler:
“Arkamdan gelen ordular ile doğu ve batıya hâkim oldum. Maiyyetimde sayısız asker ve birçok hizmetçiler vardı. Hiçbiri emrimden dışarıya çıkmadı. Dünyâ, baştanbaşa benim idârem altında idi. Sayısız hazînelere sâhib oldum. Fakat dünyâ nîmetleri kalıcı değildir. İşte gördüğünüz gibi mezarıma eliboş gidiyorum!.. İşte Dünyâ malı dünyâda kaldı... Sizler Âhıret’te faydalı olan işleri yapın!..” (Osman Nûri Topbaş, Nebîler Silsilesi, II, 17)
- Sâlih kişilerin kabirlerini, özellikle Allah Resûlü’nün kabrini ziyâret, ruhlara ferahlık verir ve ulvî hislerin duyulmasını sağlar. Efendimiz’in ve Allah’ın veli kullarının kabirlerini ziyâret için yolculuğa çıkmak menduptur. Bir hadis-i şerifte; “Kim, beni öldükten sonra ziyâret ederse, şefaatim ona hak olur.” buyrulmuştur. (Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, V, 245)
- İnsanın, dinî kültürü ve tarihi ile bağlarının güçlenmesine yardımcı olur. Milletlerin hafızasında derin izler bırakan manevî şahsiyetlerin kabirleri, sonraki nesillerle tarihleri arasında köprü vazifesi görmektedir. Buralardaki manevî atmosfer, o bölgelerdeki dînî hayatın canlı kalmasında önemli bir rol üstlenmiştir. Uzun yıllar komünist rejim altında bulunan Semerkant, Buhara gibi yerler bunun en tipik misâlidir.

HMCK
zuletzt bearbeitet 04.12.2022 06:39 | Top

   

23.Ders:Cenaze Teşyi Ve Kabir Ziyareti
21 Ders.Hz.Ayşeye Atılan İFTİRA

  • Ähnliche Themen
    Antworten
    Zugriffe
    Letzter Beitrag
Anfragen und Anregungen bitte direkt an tiav@hotmail.de adressieren. Vielen Dank!
Xobor Einfach ein eigenes Xobor Forum erstellen
Datenschutz