ÖRNEK VE MODEL OLMAK

#1 von MCK/Nakil ( Gast ) , 28.11.2011 10:16

ÖRNEK VE MODEL OLMAK

İslâm’da davetin taşınmasında asıl olan, devletin yani Hilâfet’in bu görevi yerine getirmesidir. Hilâfet’in görevi; içeride İslâm’ı uygulamak, dışarıda ise cihad yolu ile İslâm’ı insanlara taşımaktır. Bu görev, Rasulullah (sav)’in Medine’de İslâm Devleti’ni kurduğu günden, son Osmanlı halifesine kadar tarih boyunca İslâm Devletinin vaktini harcadığı, önem verdiği çalışma olmuştur. Bu çalışma sayesinde Asya’da, Avrupa’da ve Afrika’da birçok insan İslâm’a girmiştir. İnsanların İslâm’a girişleri, 1924 yılında Hilâfet’in kaldırılmasına kadar geçen süre içerisinde aralıksız olarak devam etmiştir. Öyleyse şöyle bir soru gündeme gelmektedir: Hilâfet’in yıkılmasından sonra insanların İslâm’a girmeleri neden durmuştur?
http://www.hilafet.com/kitaplar/daveti_yuklenmek/07.htm devami icin bak..
Allah Subhanehu insanı görünmeyen şeylerden, soyut fikirlerden çok; daha fazla hissedilebilen maddi unsurlara, iman edebilecek fıtratta yaratmıştır. İnsan, hissedilebilen bir şeyi gördüğü zaman onun varlığına inanır ve doğrular, sahih ve salih ise onu sever ve ona meyleder. Fakat aynı insan, hissedilen bir olayı bir başka insan veya insan topluluğundan duyduğu zaman bazen varlığına inanır, varlığını doğrular, onu sevip ona meyleder; bazen de inanmaz ve varlığını doğrulamaz. Hatta inanıp varlığını doğrulasa bile imanı ve tasdiki, doğrudan müşahade ve hissetme ile vardığı sonuçtan daha az kuvvete sahip olur. Bu durum apaçık ve kesin bir husustur.

İşte insanı bu niteliklere göre yaratan Allah Subhanehu, Muhammed (sav)’e İslâm şeriatını indirmiş, inanmaları ve tasdik etmeleri için de insanlara tebliğ etmesini emretmiştir. Rasulünü, bu şeriatı bir devletle şekillendirmekle, -ki bu fikirler ve hükümler bütünlüğüdür- hissedebilir bir varlık haline getirmekle, İslâm devletini kurmakla mükellef kılmıştır. İslâm şeriatının devlet şekline büründürülmesi sayesinde de insanlar, gruplar halinde İslâm’a girmişlerdir. Devlet kurulmadan önce on üç yıl boyunca Rasulullah (sav), insanların İslâm’a çağrılması noktasında yoğunlaşmasına rağmen, üç yüz civarında insan dışında kimse inanmamıştır. Fakat Medine’de devleti kurduktan yani İslâm, insanlar tarafından hissedilen bir varlık haline geldikten sonra Medine halkından ve dışarıdan birçok insan grup grup İslâm’a akın etmiştir. Daha önce de söylediğimiz gibi bunun sebebi, insanın, ne kadar doğru ve gerçek olsa da teorik ve soyut düşüncelere iman etmekten ziyade, elle tutulur, gözle görülür maddi sözlere iman edebilecek nitelikte yaratılmış olmasıdır. Allah’ın, insanı bu fıtrat üzere yaratmış olmasından ötürü, hissedilebilen vakıa boyunca yani İslâm’ın devletle temsil edildiği süre zarfında halkların akın akın İslâm’a girmeye başladıklarını görürüz. İslâm Devleti eliyle birbirinden farklı halklar: Araplar, İranlılar, Türkler, Kürtler, Berberiler, Afganlılar ve daha niceleri İslâm’a girmişlerdir. Eğer İslâm Devleti olmamış olsaydı, bu halklar, İslâm’a girmezler ve üç kıtada İslâm yayılmazdı. Bu nedenledir ki biz, İslâm Devleti’nin; İngilizler, Batılı müttefikler ve onların bazı Türk ve Arap uşakları aracılığıyla yıkılmasının öncesinde, Hilâfet’in ve bunun uzantısı olan daveti taşıma amellerinin zayıflamasının hemen akabinde, birçok bölgede İslâm’ın yayılmasının durduğuna ve sınırlandığına şahit oluyoruz.

Bu topraklarda yaşayan insanlar, ülkelerinin Hilâfet Devleti’ne katılmasıyla gözle görülür ve hissedilebilir bir şekilde İslâm’ın tatbik edildiğini gördüler, doğruluğuna şahit oldular. Hilâfet’in, tebaasına hayrı ve mutluluğu getirdiğinden, İslâm’a gruplar halinde iman ettiler. Ancak Hilâfet Devleti’ne katılmayıp sınırları dışında kalan halklar ve Hilâfet’in yıkılışının ardından gelen insanlar, İslâm’ı hissedebilir mücessed bir şekilde göremediler; küfürleri üzere kaldılar ve İslâm’a inanmadılar. İslâm’ı duymalarına, kitap, gazete ve diğer iletişim araçlarında ideolojisine ait cümlelere şahit olmalarına rağmen; tıpkı Medine’de İslâm Devleti kurulmadan önce, İslâm’ın ilk yıllarında olduğu gibi şuraya buraya yayılmış çok az sayıdaki insanın dışında İslâm’a inanan olmamıştır. Şüphesiz ki bu halklar ve insanlar, Hilâfet Devleti kurulduktan, içeride İslâm’ı tatbik etme, dışarıda cihad yolu ile İslâm davetini taşıma görevine yeniden başladıktan sonra İslâm’a akın akın gireceklerdir.

Buraya kadar anlattıklarımızı özetleyecek olursak: Beşeriyetin tabiatında soyut düşüncelere ve teorik hükümlere imandan daha fazla, hissedilebilen hususlara süratle iman etme özelliğinin var olduğunu söyleyebiliriz. Fikirlerden ve hükümlerden meydana gelen İslâm, bir devlet aracılığı ile uygulandığında bir model oluşturur ve insanlar tarafından hissedilebilir bir vakıa haline gelir; insanların iman etmelerine ve İslâm’a girmelerine neden olur. Fakat soyut düşünceler ve teorik hükümler şeklinde kalıp, davet cümleleri halinde dilden dile dolaşırsa, yani hissedilebilir bir vakıası olmazsa çok az sayıda insanın dışında inanan olmaz.

Hatta biz, tarihimiz boyunca İslâm’ın bir devletle temsil edildiğini gördük. Yani devlet, Raşidî bir Hilâfet olduğunda insanların yoğun bir şekilde İslâm’a girmesi sonucunu verir. Eğer temsil boyutu eksik ise İslâm’a girişlerde de azalma olur. Osmanlı hilafetinde olduğu gibi, İslâm’ın temsil edilmesi en alt seviyede olursa, çok az sayıda halklar İslâm’a girerler. Ancak hangi halde olursa olsun Hilâfet’in yıkılmasından sonraki döneme oranla, İslâm’ın devletle temsil edildiği asırlarda İslâm’a giriş daha fazladır.

Bu nedenledir ki Allah Subhanehu, müslümanlara Hilâfet’i ikame etmelerini emretmiştir. Hilâfet’i yeniden kurmak, bir halife nasbetmek, ardından da daveti taşımaya başlayarak ülkeleri fethetmek, fethedilen ülkeleri ve halklarını da devlete katmak ve üzerlerine İslâm’ı tatbik etmek, böylece de insanların görebilmeleri için İslâm’ı hissedilebilir mücessed bir varlık haline getirmek, müslümanların üzerine düşen en büyük görevlerden birisidir. Böylelikle müslümanların sayısı daha da artar ve bu kesinlikle gereklidir. Allah’ın izniyle de elbette gerçekleşecektir.

İslâm’ın hissedilebilir bir vakıa şeklinde temsil edilmesi, temel bir iş olup küçümsenmesi ve boş verilmesi doğru değildir. İslâm daveti taşıyanların bu hususu tam anlamıyla idrak etmeleri, kendi elleriyle Hilâfet’i iade etmede Allah’ın yardım etmesi için gayretlerini kat kat arttırmaları, yalnızca Allah için ihlasla çalışmaları gereklidir.

Peki, İslâm’ın hissedilebilir bir vakıa halinde temsil edilmesi ancak devletle mi olur?

İster devlet kurulu olsun isterse henüz kurulu olmasın, İslâm davetinin durması şer’an caiz değildir. Devlet henüz kurulmadan önce on üç yıl boyunca Rasul (sav), Mekke’de İslâm davetini yüklenmiştir. Şu anda ise bizler bu daveti taşıdığımız gibi henüz Hilâfet kurulmadan önce tüm müslümanların da bu daveti taşımaları gerekir Çünkü Hilâfet ancak davetin taşınmasıyla kurulur. Hilâfet kuruluncaya kadar bu davet taşıma görevi, kesintisiz bir şekilde devam edecek ve kıyamete kadar da tüm müslümanların üzerinde bir farz olarak kalacaktır. Daveti taşımak, devletin görevi olduğu gibi müslümanların da görevidir. Dolayısıyla ne müslümanların ne de devletin daveti taşıma görevinden uzak kalması caiz değildir. Çünkü İslâm bir bütün olarak davetin taşınmasına bağlıdır.

Devletin, İslâm davetini taşıması vacip olduğu gibi, içeride ve dışarıda İslâm’ı temsil etmesi de vaciptir. Eğer varlığıyla İslâm’ı temsil etmiyorsa, İslâm Devleti sayılmayacağı gibi, daveti taşımış da sayılmaz. Bu durum, müslüman bireyler için de geçerlidir. Müslümanlardan daveti taşıma görevini yerine getirenler sözüyle, fiiliyle ve nitelikleriyle şahsında İslâm’ı temsil etmiş sayılırlar; daveti taşımadıkları zaman ise sözüyle, fiiliyle ve nitelikleriyle şahsında İslâm’ı temsil etmiş sayılmazlar. Bu yönüyle İslâm davetini taşıyanlar, devletin gıyabında İslâm’ın hissedilebilen tek temsilcileridir. Öyleyse İslâm davetini taşıyanın, konuştuğunda şer'î hükümleri ve fikirleri kavraması veya bunlarla çelişmeyen sözleri söylemesi gereklidir. Yine daveti taşıyan, şer'î hükümlere uygun hareket etmelidir. Fazilet ve iyi ahlâk gibi şer’î sıfatlarla sıfatlanmalı, hoş karşılanmayan kötü niteliklerden uzak durmalıdır. İslâm, insanı sahip olması gereken sıfatlara sahip olmaya teşvik etmiş, bunlara sahip olmamasını ise hoş karşılamamıştır. Şu üç unsurdan birisi müslümanda noksan olduğunda, davet taşıyıcısı olamaz:

a- Daveti taşıyan, İslâm’ın hissedilebilen bir örneği/modeli olmalıdır. O insanlar arasında bir modeldir ve onların önderidir.

b- Daveti taşıma gücü ve başarısı oranında sözleri, fiilleri ve sıfatlarıyla İslâm’ın temsilcisi olmalıdır.

c- Daveti taşıyan, bu rütbeye müstahak olabilmek için hakkı söylemeye, meşru olan şeyleri yapmaya ve şeriat tarafından belirlenen sıfatlara sahip olmaya hırs göstermelidir.

Aksi takdirde daveti taşıyan, günümüz İslâm dünyasında kurulu olan devletlerin, kesinlikle İslâm Devleti olmadıkları halde “İslâm Devleti” oldukları iddiasında bulunmaları gibi boş bir iddiada bulunmuş sayılır. Zira bu devletlerin hiç birisi, ne içeride ne de dışarıda İslâm’ı temsil etmemektedirler. Bunlar ancak küfür devletleridirler. İslâm davetini taşımamaktadırlar; tam tersine davet ve daveti taşıyanlarla savaşmaktadırlar.

Daveti taşıyanın çok iyi bir şekilde kavraması gereken husus budur. Daveti taşıyan, Hilâfet’in olmadığı bir ortamda, İslâm’ın hissedilebilir tek örneği olduğunu unutmamalıdır. Daveti taşıyan, yaşayan canlı bir İslâm olmalı, tıpkı Allah Rasulü (sav)’in ashabı gibi hareket halinde olmalıdır. 'İslâm davetini taşıyan' kişiliğine sahip olabilmek için daveti taşıyan, bu üç temel faktörlerden herhangi birisini küçümsememelidir. Kim bunlara sahipse, kamil ve salih bir şekilde İslâm’ı temsil etmiş sayılır ve davet taşıyıcısı sıfatına hakkıyla sahip olur; ardından da işinde başarılı olur; taşıdığı ve insanları davet ettiği hükümler ve fikirlerle insanları ikna eder. Kim bu unsurlardan yoksun olursa, davet taşıyıcısı kişiliğinden de yoksun olur, üstlendiği misyonu yerine getiremez, süreklilik sağlayamaz ve başarılı olamaz.

Müslüman, hakkıyla daveti taşıyan olabilmesi için; İslâm’ın söylediklerini söylemeli, İslâm’a muhalif olanları ise söylememelidir. Yaptığı işte kendisine lazım olan şer'î hükümleri ve düşünceleri bilmelidir. Çünkü cahil olan kimse, İslâm’ın söylediklerini söyleme ve emretme gücüne sahip olamaz ve bu hususta kendisinden emin olunmaz. Dolayısıyla sahih bir şekilde İslâm davetini taşımaktan âciz kalır. Davetle ilgili bu düşünceleri ve hükümleri öğrenmek her müslüman üzerine farz olduğuna göre, daveti taşıyanın, bunları öğrenmesi öncelikle farzdır. Hak şeriat, öğrenmeye teşvik etmiş, alimlerin konumu yüceltilmiştir. Allah (cc), şöyle buyurmaktadır:

“...Allah, içinizden iman etmiş olanları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltir. Ve Allah işlediklerinizden haberdardır.” *

Ebu Derda’dan: Rasulullah (sav)’i şöyle söylerken işittim:
“Kim bir ilim öğrenmek için yola koyulursa, Allah da onu cennete giden yollardan birine koyar. Melekler ilim talebinde bulunandan memnun olarak kanatlarını (üzerine) koyarlar. Göklerde ve yerde olanlar, hatta suda bulunan varlıklar bile alimler için istiğfar ederler. Alimlerin abid üzerindeki üstünlüğü, dolunaylı gecede ayın, diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Alimler, peygamberlerin varisleridirler. Peygamberler ne dinar ne de dirhem miras bırakırlar; ama ilmi miras bırakırlar. Kim de ilim elde ederse bol bir nasip elde etmiştir.” *

Daveti taşımada asıl olan alim olmaktır. Daveti taşıyan, sözlerinde başkalarına örnek olması gerektiğini unutmamalıdır. Çünkü başkaları onu dinler, anlattıklarını şeriat ve din kabul edip alırlar. Hangi halde ve ortamda bulunursa bulunsun bu işten kaçınmak veya hafife almak doğru değildir. Şakalaşsa, öfkelense ve hoş karşılamasa veya buna benzer herhangi bir şey olsa, Allah Sübhanehu’nun emrine uyarak ve Rasul’e tabi olarak hak söz söylemeye devam etmelidir. Ebu Hureyre’den:

"Dediler ki; Ey Allah’ın Rasulü, sen bizimle şakalaşıyorsun. Dedi ki: Evet, ancak ben yalnızca hak söz söylüyorum.” *

Abdullah b. Ömer’den:

"Dedim ki; Ya Rasulullah! Senden işittiklerimi yaşayabilir miyim? Dedi ki: Evet. Dedim ki: Memnuniyeti ve kızgınlığı da mı? Dedi ki: Evet. (Allah) benden ancak hak olanı söylememi ister.” *

Daveti taşıyanın, amellerini ve davranışlarını şer’î hükümlere göre şekillendirmesi ve disiplin etmesi lazımdır. Aksi şekilde hareket etmekten sakınmalıdır. Zira şer’î kaidede şöyle denilmektedir: "Fiillerde asıl olan şer’î hükümlere bağlanmaktır." Bu kural şer’î hükümleri öğrenme gereğinin yanında; Allah’tan sakınmasını, gizli ve açık olarak Allah’tan korkmasını, O’na itaat ederek ve sürekli hatırlayarak Allah’ın rızasını kazanmaya koşmasını gerektirir. İşte böylece daveti taşıyan, hareket ve davranışlarında başkaları tarafından örnek alınacak bir kişi ve önder olur. İslâm’a muhalif herhangi bir hareketi yapamaz. Zira insanlar daveti taşıyanı kendilerine örnek almaktadırlar. Eğer daveti taşıyanlar, İslâm’a muhalif bir davranışta bulunurlarsa, insanlar tarafından da taklit edilecekleri için Rablerine asi olurlar.

Daveti taşıyanın övgüye layık diğer niteliklere; güzel ahlâk, doğruluk, ihlas, fedakarlık, sabır, sebat, alçak gönüllü olmak, insanları sevmek, Allahtan korkmak, Allah’ı sevmek ve Allah için öfkelenmek ve insanlara karşı hüsnü zanda bulunmak gibi sıfatlara sahip olması; kötülenen niteliklerden ve kötü ahlâk sahibi olmaktan kaçınması gerekir. Cimri, kibirli, hasetçi ve zalim olanlar; daveti taşımaya ehil olamazlar. Allah, amellerinde onları başarılı kılmaz. Onların elleriyle hayrı gerçekleştirmez. Zira insanlar, bu kişileri hareketlerinde ve sözlerinde kendilerine örnek almazlar. Çoğu kere onlara yönelik ithamlar, daveti taşıyanların tümüne birden yöneltilir. Bu durumda ise başarısızlık ve kötü sonuç ortaya çıkar. Ali b. Ebu Talip buna dikkat çekerek şöyle demektedir:

“Ali (ra) Basra halkından olan Haricilerden bir kavme uğradı. İçlerinde Ca’d b. Ba’ce denilen bir adam şöyle dedi: Allah’tan kork ey Ali! Sen öleceksin… dedi ve elbisesinden dolayı Ali’yi azarladı. Bunun üzerine Ali (ra) şöyle dedi: Size de ne oluyor? Elbise kibirden çok uzaktır ve müslümanın bana uyması için en uygun olanıdır.” *
İslâm, birçok nasta güzel ahlâka sahip olmayı teşvik etmektedir. Ebu Hüreyre’den: Rasulullah (sav) şöyle dedi:

"İman açısından müminlerin kemale ereni ahlâken en güzel olanıdır…” *

Aişe (r.anha)’den: Rasulullah (sav)’i şöyle söylerken işittim:
"Mümin güzel ahlâkı ile; sürekli oruç tutan, namaz kılan kimsenin derecesine ulaşır.” *

Ebu Derda’dan: Nebi (sav) şöyle dedi:
"Kıyamet günü müminin mizanında güzel ahlâktan daha ağır bir şey yoktur. Şüphesiz ki Allah (cc); çirkin, düşük söz (ve davranış) sahiplerine buğzeder.” *

Enes (ra), Nebi (sav)’in şöyle söylediğini rivayet ediyor.

“Ben, haklı olsa bile yalanı terk eden kimseye cennetin kenarında bir köşkü garanti ediyorum. Şaka bile olsa yalanı terk edene cennetin ortasında bir köşkü, ahlâkı güzel olana da cennetin en üstünde bir köşkü garanti ediyorum.” *

Daveti taşıyan, Allah Subhanehu’nun rızasına nail olabilmek için övülen sıfatlara ve güzel ahlâka sahip olmaya hırs göstermeli, İslâm’ı temsil etmede eksikliklerini tamamlamalıdır. Böylece kabul etmeleri ve hidayete ererek içerisine girmeleri için insanlara götürülen İslâm’ın canlı ve hissedilebilen birer numunesi olurlar. Allah’ın, çalışmasında başarılı kıldığı mutlu kimseler grubuna dahil olarak, insanlar tarafından hareketleri ile örnek alınan kişiler haline gelirler. Böylece kendilerine uyan kimselerin almış olduğu mükafatın aynısını, eksiksiz olarak almaya hak kazanırlar. Ebu Hüreyre’den: Nebi (sav) şöyle dedi:

"Kim bir hidayete davette bulunursa, buna uyanların sevaplarının bir misli ona gelir ve bu durum onların ücretlerinden hiçbir şeyi eksiltmez…” *

Allah için ihlâsla çalışan, hükümlerini bilerek, gerektiği şekilde Allah’tan sakınan, güzel ahlâka ve şer’î niteliklere sahip olan her daveti taşıyan bu makama ulaşır.

Daveti taşımak ağır bir sorumluluk, zor ve yıpratıcı bir çalışma olup bunu Allah, insanlara önder olmaya, onları hidayete erdirmeye ve liderlik yapmaya ve onların ellerinden tutarak İslâm için İslâm’la birlikte İslâm’ın hissedilebilir en büyük örneğini oluşturmak -ki bu Raşidi Hilâfet Devletidir- için çalışmaya elverişli olan ve rızasına nail olmaya müstahak olan herkese ikram eder.

Daveti taşıyan açısından, eliyle Allah’ın hayrı gerçekleştirmesi ve bu ümmete zaferi/yardımı indirmesi onuruna sahip olabilmek; yeryüzünde hakimiyet kurmak ve kavuşma gününde cennetteki en yüksek dereceyi almak; Firdevs cennetine girmeye hakkıyla layık olmak; şer’î hükümlere dikkatli bir şekilde ve sıkı sıkıya bağlanmayı, günah ve isyan sayılan her türlü ağırlıktan soyutlanmayı gerektirir.

MCK/Nakil

   

IMAN VE AMEL
Halveti Tarikatai Üzerine

  • Ähnliche Themen
    Antworten
    Zugriffe
    Letzter Beitrag
Anfragen und Anregungen bitte direkt an tiav@hotmail.de adressieren. Vielen Dank!
Xobor Einfach ein eigenes Xobor Forum erstellen
Datenschutz