Hayrettin Karaman Ve A.Davutoğlu Hocaların Tartışması

#1 von MCK ( Gast ) , 19.05.2014 13:22

www.HayrettinKaraman.net: İslâm Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın Web Sitesi

Bazı Meseleler Üzerine Bir Tartışma
(A. Dâvudoğlu Hoca'nın yazısına cevaptır.)


Dini Tamir Dâvasında Din Tahripçileri isimli kitabın müellifi Sayın Ahmet Dâvudoğlu hocamız kitabının son baskısında (İst. 1978) bize 16 sayfa ayırarak tenkitlerini serdetmiş6, bu arada ilim ve sadet dışı, hissî sözler söylemiş, hakaretler etmiştir. Bizim büyüklerimize ve hocalarımıza saygımız, bu yazının bütününe, aynı üslûpta cevap vermemize engel olduğu için burada yalnızca ilmî meseleleri münâkaşa edecek ve bazı ithamlara cevap vereceğiz.

1. Nikâh meselesi:
Mukayeseli İslâm Hukuku isimli kitabımda (I, 233-236) evliliğin dinî yönünü mukayeseli bir şekilde incelerken, hrıstiyanlıktaki telâkkisi ile (bu mânâda) İslâm'da dinî evlenme anlayış ve tatbikatının bulunmadığını, İslâmî evlenmede hoca ve câmi şartlarının yer almadığını, nikâh akdinin rükün ve şartları yerine gelince bu akdin mûteber olacağını... ifâde etmiştim. Bazı kötü niyetli çevreler, bu bölümün bütününü gözönüne almadan bazı cümleleri seçip çıkararak aleyhimize kampanya açmışlar. Dâvudoğlu hocamız da kitabı okumadan, Sabah gazetesinde ve Büyük Gazete'de aynı istikamette yazılar neşretmişti. Biz bu yazıya bir cevap hazırlayarak aynı gazetelerde neşretmek istedik. Gazeteler yazımızı neşretmeyince biz de bu yazıyı halen basılmakta olan bir kitabımıza koyduk, orada çıkacaktır. İşte bu sebeple burada nikâh meselesine fazla yer ayırmıyor, ancak birkaç noktaya dokunmak istiyoruz:
a) "Bana Ehl-i Sünnet ulemâsından bir tek âlimin, nikâh ibâdet değildir dediğini nakletsin" diyorlar.
Ben de aynı üslûbu kullanarak "Ehl-i Sünnet ulemâsından bir tek âlimin, nikâh -namaz, oruç... gibi- ibâdettir dediğini nakletsin" dersem herhalde demagoji yapmış olmam. Âlimlerimiz fıkıh kitaplarında ibâdât, muâmelât, ukubât gibi ana bölümleri birbirinden ayırmış ve nikâh bahsine muâmelât içinde yer vermişlerdir. Ayrıca Şürünbülâlî, Dürer hâşiyesinde (İst. 1319, c. I, s. 387, rec'at bahsi) nikâhın muâmelâttan olduğuna işâret etmiştir.
"Nikâh benim sünnetimdir, her kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir," hadîsi de -üstadın iddia ettikleri gibi- nikâhın ibâdet olduğuna delâlet etmez. Eğer bu sünnet ibâdet olsaydı "onu ilân edin, tefler çalın" buyurulmazdı. Çünkü tef çalınarak ibâdet yapılmaz ve ibâdet ilân edilmez.
Resûl-i Ekrem Efendimiz'in (sav) her fiili, sözü ve tasvibi sünnettir; fakat bunların hepsi -namaz, oruç... cinsinden- ibâdet değildir.
b) "Nikâhın bir de rüknü var arkadaş!.. Rükün olmasa bütün şartların bulunması hiçbir mânâ ifade etmez. Nikâhın rüknü kızın 'sana vardım', oğlanın da 'seni aldım, diyerek icab ve kabul yapmalarıdır... Siz bunlardan hiçbir yerde tek kelime ile olsun bahsetmiyorsunuz..." diyorlar. (s. 195).
Eğer kaleme sarılmadan önce kitabımızdan, yalnızca kendisine gösterilen birkaç satırı okumakla iktifa etmeyip, 263-267. sayfaları da okusalardı, nikâhın rükünlerinden tek kelime ile değil, sayfalar ile bahsettiğimizi görürlerdi. Şimdi okurlarsa söylediklerini nasıl telâfî edecekler, merak ediyorum.
c) "Verilecek cevaplar mutlaka muteber Hanefî kitaplarından nakledilsin. Kendi içtihatlarına kat'iyen itibarımız yoktur" diyorlar. (s. 195).
Hanefî mezhebini anlatırken veya bir Hanefîye (Hanefî mezhebinden fetvâ isteyen bir müslümana) fetvâ verirken mûteber Hanefî kitaplarına dayanmak, fetvâyı bunlardan nakletmek tabiîdir ve biz de böyle yapıyoruz. Ancak İslâm hukukunu yazan veya anlatan bir kimsenin yalnızca Hanefî kitaplarına dayanması gerektiğini ilk defa hocamızdan duymuş olduk. Bizim bildiğimiz şudur: İslâm hukuku sahâbeden zamanımıza kadar binlerce âlimin göz nuru ve fikir çilesi sayesinde gelişmiş, tükenmez bilgi ve hüküm hazinelerine kavuşmuştur. Sünnî mezheblerden hangisine mensup bulunursa bulunsun her âlimden nakil yapılır ve içtihatları, açıklamaları nazar-ı itibara alınır. Bunu sınırlamaya kimsenin hakkı yoktur. Yeri geldikçe, icâb ettikçe gayri Sünnî mezahip ulemâsının sözleri de nakledilir; İslâmî esaslara göre alınır veya reddedilir. Bizim takip ettiğimiz yol da bundan ibarettir. Biz hiçbir yerde kendi ictihadımızdan söz etmediğimize göre "üstâdın bu mevzûudaki sözlerine kat'iyen itibarımız yoktur."
d) Benim ne çetelerim vardır, ne de aracılarım. Hocaefendiyi sevenler olduğu gibi -eksik olmasınlar- bizi de sevenler varsa, kendisine üzüntülerini bildirmişlerse bunun da bizim irademizle alâkası yoktur.
İzmir'den gelen ve bir açık oturum için -diğer bazı hocalar ile beraber- kendisini İzmir'e davet eden mühendisi ben göndermedim; bu dâvet vâki olduktan sonra haberim oldu ve kendisi ile görüştüm. Bana ifâde ettiğine göre dâvet şöyle yapılmış: "Siz İzmir'e teşrif ederseniz biz açık oturumu hazırlar ve sizi misafir ederiz. Siz burada (İstanbul'da) hazırlarsanız onları (bizi kastediyor) getiririz..." Bu sözde alınacak, gücenilecek ne vardır! Talebe hocasını ayağına çağırmıyor ki! Birkaç müslüman, olanlara üzülmüş, düşünüp çare aramış, bir teşebbüste bulunmuş; kabul edilmiyorsa "onlar buraya gelsinler" denir, olur biterdi!

2. Hülle meselesi:
"Nitekim Enstitüde talebe iken 'hülle' meselesinde bana itiraz etmiş; söylediklerimi doğru bulmamıştı. Kendisine: 'Ben bunları kendi fikrim olarak söylemiyorum, kitapta böyle yazıyor.' dediğimde yine itiraz etmiş; 'Böyle yerlerde biz içtihat etmeliyiz' demişti. Bunun üzerine: 'Ben müctehit değilim; ictihadı inşaallah siz yaparsınız, benim vazifem söylediklerimin doğru olduğunu size ispat etmektir.' diyerek sınıftan çıkmış; odamdan Dürer kitabını alarak kendisine göndermiş kitaptaki yerini yüksek sesle okumasını bir talebe vasıtasiyle tembih etmiştim. Okudu mu, okumadı mı bilmiyorum."
Sınıfta hülle meselesini anlatırken itiraz ettiğim doğrudur. Ama "Böyle yerlerde biz içtihat etmeliyiz" sözü hatırlarında yanlış kalmış olsa gerektir. Ben şöyle dedim: "Hülle bir çare olarak tavsiye edilemez; çünkü İslâm geçici evlenmeyi menetmiş, Peygamberimiz (sav) bu maksatla evlenen kimseyi ve buna razı olan kocayı lânetlemiştir. Hülle için evlenme bir geçici evlenmedir. Bu, akit esnasında zikredilmese de kalpte ve niyette vardır. Niyette olması zarar vermez demek kişiyi mesuliyetten kurtaramaz..." Ben üstadın söylediği Dürer'i okudum. Fakat ondan başka, Fethu'l-kadîr'i ve daha nice eserleri de okudum, sonra hâsıl olan kanâatimi Mukayeseli İslâm Hukuku'nda yazdım. (s. 325-328).
Hülleci piyesleriyle İslâm'ın temiz nâsiyesine lekeler sürülmek istenen şu günlerde ben, sahih hadîslere dayanarak hülleciliğe karşı çıkmış İslâm ulemâsının görüşlerini tercih ve terviç ederim.

3. İmâm-ı Azâm ve Abduh:
"Hayreddin Karaman'a hatırlatırım; senelerce evvel kendisinden Muhammed Abduh'un haklı, İmâm-ı A'zam'ın haksız olduğunu gösteren bir tek mesele getirmesini istemiştim, cevap hâlâ gelmemiştir. Ben de hâlâ bekliyorum, evvelâ onu getirsin de başka meselelere ondan sonra geçsin..." diyorlar.
Önce şunu kaydetmek isterim ki, yıllarca önce sınıfta veya evinde ziyaretimiz esnasında aramızda geçmiş ilmî musahabeleri gazete ve kitaplara döküp, istedikleri gibi anlatıp, diledikleri neticeleri çıkarmaları ve lehlerinde kullanmalarını emanet duygusu ile telif edemiyorum. Meseleye gelince:
Bir bayram ziyaretimizde hiç münâsebeti yokken Abduh meselesini ortaya atmış ve "bu adam ...den daha kötüdür" demişti. Ben de Abduh'un hangi kitabından, söz ve davranışından bu neticeye vardıklarını sormuştum. Sobhet devam ederken bir ara "Abduh'un haklı, İmâm-ı A'zam'ın haksız olduğu bir mesele getirin" dedi. Ben de mevzûumuzun bu olmadığını, Abduh'un İmâm-ı A'zam hazretleriyle mukayese edilemeyeceğini, meseleyi böyle ele almanın doğru olmadığını... ifade ettim, Yazdıkları tarzda bir isteğe cevap vereceğimi söylemedim. Aslında, böyle bir lâf söylenemez de... Çünkü biri de çıkıp Şâfiî'nin haklı, Ebû Hanîfe'nin haksız olduğu bir mesele getir... der ve bunun tartışması kıyamete kadar sürse bitmez. Ayrıca 'bu haklı, şu haksız" diyebilmek için müctehitten daha üstün bir hakem olmak gerekir ki, bizi böyle bir iddiadan uzağız, hocamız bizden bunu isterken böyle bir salâhiyet görüyorsa teveccühleri var olsun deriz; fakat haddimizi de biliriz.

4. Kaba kuvvet:
"Kendime güvenmeye gelince: İtiraf edeyim ki; ben Karaman'ın huzuruna çıkmaktan korkuyorum, ama ilmî cihetten mağlûp olurum diye değil! Bu baptaki âdetimi yukarıda arzettim. Ben neticenin kaba kuvvete müncer olmasından korkarım. Çünkü artık ihtiyarım, eski güç ve kuvvetim kalmadı" diyorlar.
Bu cümlelere hayret ettiğimi ve üzüldüğümü ifade etmek isterim. Şimdiye kadar daima saygı gösterdiğimiz, ziyaretlerimizde ve karşılaştığımız zamanlar elini öptüğümüz, aleyhimizde bunca sözlerine ve yazılarına rağmen mukabele etmediğimiz bir zatın kaba kuvvetten bahsetmeye vicdanının nasıl izin verdiğina akıl erdiremedik.
Teşebbüs edilen toplantı ve müzakereleri kabul buyursalardı ne olacaktı; bunu da kısaca arz edelim: Yazdıkları ve söylediklerini ele alacak, bunların doğrusunu ve yanlışını, gerçeğini ve gerçek dışı olanını yakalamaya çalışacak, varsa biz de hatalarımızı tashih edecektik. Biz teşebüslere bunun için evet demiştik. İnsanları imtihana çekmek, kaba kuvvetle fikir empoze etmek gibi çirkin niyetler bizi değil, bunları başkaları için düşünenleri ilzam eder.

5. Nişan yüzüğü:
Yılan hikâyesi haline getirdiği altın nişan yüzüğü meselesini tekrar ele alarak şöyle diyor: "Hayreddin Efendi bugün nişan merasimlerinde takılan alyans yüzüklerin erkeklere de mübah olduğuna fetvâ vermiştir. Bu mevzûudaki yazısında şöyle diyor: 'Bize sorulan nişan yüzüğü idi ve şu cevabı verdik: Ziynet olarak değil de bir nişan ve sembol olarak kullanıldığı için bazı âlimler tecviz etmişlerdir. Bugün umûmîyetle kullanıldığına göre bu fetvâdan istifade edilebilir. Bu hükmün kaynağı için bak. İbn Âbidin, Reddü'l-muhtar. Kahire, 1307, cilt 5, sahife 238, 245, 251; Kâmil Miras, Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, ikinci baskı, cilt 4, sahife 288.
Hayreddin Karaman yalan söylüyor. İbni Âbidin'e baktık. Öyle bir fetvâdan onda eser yok... Karaman, fetvâsına kaynak olarak İbni Âbidin'in 5'inci cildini göstermiş. Kitabın 1307'de Kahire'de basıldığını ve aranılacak sahifelerini numaraları ile bildirmiş, fakat meselenin hangi bahsinde olduğunu söylememiştir. Halbuki asıl mühim olan bu idi. Bundan maksadı yalanı örtbas etmektir..."
Üstad, daha önce de Sabah gazetesindeki bir yazısında bizim için "yalan söylüyor, şeriata iftira ediyor" demişti. Bir insanın diğeri hakkında bu kadar ağır bir ithamda bulunabilmesi için ya salâbet-i diniyyesi olmamalı, yahut da çok sağlam delilleri bulunmalıdır.
Biz fetvâ vermedik; yalnızca âlimlerin bu mevzûdaki fetvalarından istifâde edilebileceğini söyledik. Bunun için iki kaynak verdik; bu kaynaklardan biri İbn Abidin (Reddu'l-muhtâr), diğeri Tecrîd-i Sarîh Tercemesi. İbn Abidin'de elbette altın nişan yüzüğünün hükmü yoktur; çünkü onların zamanında böyle bir âdet mevcut değildir. Amma gerek İbn Abidin'de ve gerekse diğer Hanefî kitaplarında (genellikle Kerrâhiyye, hazr ve ibâha bölümünde) altın ve ipeğin erkeklere, ziynet olarak haram kılındığı kaydedildikten sonra, belli miktarlarda alâmet, arma, sembol, nişan olarak elbiseye veya alete işlenen ipek ve altının mübah olduğu ifade edilmiştir. İbn Abidin'i bu bakımdan kaynak olarak yazdık ve elimizdeki nüshanın baskı tarihini, cilt ve sayfasını verdik. İlmî usûl budur, matbû bir kitabın nüshalarını bulamayacaklarını bilseydik, önce kendilerinde hangi nüshanın bulunduğunu sorar, sonra onun sayfasını yazardık.
Kâmil Miras'ın tercemesinde ise, doğrudan doğruya nişan yüzüğünün hükmüne temas edilmiş ve câiz olduğu söylenmiştir.
Biz "İbn Âbidin altın nişan yüzüğü takmak câizdir diyor" demedik ki yalan söylemiş olalım. Sözümüzde iki hüküm vardır:
1. Alâmet olarak altının istimali,
2. Altın nişan yüzüğünün istimali.
Verdiğimiz iki kaynaktan biri birincisini, diğeri ikincisini bildiriyor. İlmî eserlerde ve yazılarda bugün takip edilen usûl budur. Bir faslı yazar altına da kaynaklarını sıralarsınız. Sizi kontrol etmek isteyenler o kaynaklara bakar, hangi fikrin ve bilginin nereden alındığını, nereye dayandığını tesbit ederler. Durum böyle olunca ortada yalan ve yalancı yok, talebesine haksız yere yalancı diyen ve bunu gazetelerde, kitaplarda ilân eden bir hoca vardır.
Burada İbn Âbidin'in eseriyle bunun metninden bazı nakiller vermekte fayda görüyorum.
Metinde (ed-Dürru'l-muhtâr'da) şöyle deniyor: "Arada başka bir giyecek olsa bile ipek giymek, mezhebe göre, erkeğe haramdır. İmam'dan (Ebû Hanîfe'den) ipeğin deriye dokunması halinde haram olduğu rivâyet edilmiştir. Kunye isimli eserde -İmâm-ı A'zam'ın bu görüşü için- "umûmî belvânın bulunduğu bir yerde bu büyük bir ruhsattır" denilmiştir. (s. 244).
"Dört parmak olduğu takdirde altın ile işlenen de erkek için helâldir. Müctebâ'da yazıldığına göre sarık üzerinde iki veya daha fazla yerdeki alâmet (altın nişan, rozet vb.) toplanarak ölçülür; toplanmaz diyenler de olmuştur..." (s. 245)
"Sirâc'ta Siyer-i Kebîr'den nakledildiğine göre alem (sembol, nişan) ne kadar olursa olsun helâldir. Musannif diyor ki: Bu, yukarıda geçen dört parmak kaydına uymamaktadır ve zamanımızda buna müptelâ olanlar için bu görüşe büyük ruhsat vardır." (s. 245)
İbn Âbidin Haşiyesinden:
"Alem (işaret, simge, sembol) olarak kullanılan ipeğin muayyen bir ölçüyle sınırlanmaması görüşünü naklettikten sonra şöyle diyor: "Bu şu zamanın insanı hakkında, fâsık ve âsî olmamaları için daha erfak (daha yumuşak, daha esirgeyen) bir görüştür." (s. 245)
İbn Âbidin iki sayfa sonra da altının, bu bakımdan, ipek gibi olduğunu kaydediyor. (s. 247)
Görülüyor ki, mûteber fıkıh kitapları, alâmet olarak kullanılan altına ve ipeğe izin veriyorlar; fukahâ da umûmî belvâyı, halkın ibtilâsını, âdet ve alışkanlıkları gözönüne alıyor, fetvâlarını buna göre veriyorlar. Öyle üstadımız gibi "şarap daha belvây-ı âmmdır; işe ondan başlasın" demiyorlar.

6. Yine İçki Meselesi:
Aleyhimizde delil olarak kullanılmak üzere tekrarlayıp durdukları müskirat meselesine yine temas ederek şöyle diyorlar: "Hayreddin Karaman, İslâm'da Birlik ve Fıkıh Mezhepleri üzerine yazılı olarak yaptığı ve kendi eliyle tashih ettiği bir röportajında: Kezâ Hanefî mezhebine göre şarap dışındaki sarhoş edici içkilerden az miktarda içmek câzidir. Şâfiî mezhebine göre değildir" diyor. Röportaj elimizdedir. Nesil dergisindeki yazısının son cümlesi doğrudur. Fakat röportajdaki: "Şarap dışındaki sarhoş edici içkilerden az miktarda içmek câizdir" sözü ne oluyor, sorarım. Bu bir kuyruklu yalan değil midir? Bu meselelerde Allah'tan korkmak kime düşer? Karaman'a mı, yoksa ona itiraz eden gazeteciye mi? Lütfen cevap versin. İşte görüyorsunuz muhterem okuyucularım, kişide Allah korkusu olmazsa her şeyi yapıyor, hatta mezhep namına yalan da söyleyebiliyor!"
Bahsedilen röportajda içki meselesi bir bahis olarak ele alınarak açıklanmış değil, bir misâl olarak temas edilmiş ve şöyle denmiştir: "...Kezâ Hanefî mezhebine göre şarap dışındaki sarhoş edici içkilerden az miktarda içmek câizdir, Şâfiî mezhebine göre değildir ve bu görüş (haramdır diyen Şâfiî görüşü) sahih hadîslere, İslâm'ın ruhuna daha uygundur." Nesil dergisindeki açıklamamda ise, yanlış anlamaları önlemek, Hanefî mezhebine de söz getirmemek için "bir-iki müçtehid..." dedim. Üstadın maksadı üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek olduğu için yine ilk söze dönerek mezhep namına yalan söylediğimizden bahsediyor. Ben sadece bu çirkin isnâdı reddetmek ve yalan söylemediğimi ispat eylemek için meseleyi özetleyecek ve iki mûteber Hanefî fıkıh kitabını kaynak göstereceğim; cahiller kötüye kullanmasınlar diye bu kaynakların yazdıklarını aynen tercüme etmeyeceğim. Dilerim kendileri bunları bulur ve okurlar. Tercüme etmem husûsunda ısrar ederlerse -vebali kendilerine ait olmak üzere- tercüme de edeceğim.
İmam Serahsî el-Mebsût isimli eserinin el-Eşribe bahsinde (c. 24, s. 4-20) bu mevzûya 16 sayfa tahsis etmiş, İmâm-ı A'zam ile Ebû Yusuf'un bu görüşte olduğunu, İmâm Muhammed'den de iki rivâyet bulunduğunu (birinde, diğer iki imama uyuyor, diğerinde muhalif kalıyor) yazmıştır (s. 15). Kâsânî, Bedâyiu's-sanâyi' isimli eserinin Eşribe bahsinde bu meseleyi altı sayfa içinde incelemiş ve Serâhsî'nin söylediklerini hülâsa etmiştir. Şimdi sual sormak sırası bize gelmiş bulunuyor:
a) Serahsî'nin el-Mebsut'u ile Kâsânî'nin Bedâyi'i mûteber Hanefî fıkıh kitabı mıdır, değil midir?
b) İmâm-ı A'zam ile Ebû Yûsûf'un ittifak ettikleri bir görüş Hanefî mezhebi midir, değil midir?
c) Bu iki suâli cevaplandırdıktan sonra şu üçüncü suâl vârid olacaktır: Yalan söyleyen kimdir?
İlk suâllerimi cevaplandırırken "sonraki fukahânın bu görüşler ile fetvâ vermediklerini" ileri sürmek, mezkûr görüşü Hanefî olmaktan çıkaramaz.
Kezâ, onların bahsettiği içkilerin şarap dışındaki bütün içkilere şâmil olmadığını söylemek de bize cevap değildir; çünkü önemli olan "Şarap dışında kalıp, çoğu sarhoş eden içkinin azının içilmesine cevaz verilip verilmediğidir."

7. Reform meselesi:
"Bizim dinimizin reforma ihtiyacı yoktur; çünkü bozulmamıştır; bizce bozulan müslümanlardır, ıslâhâttan maksadımız, dini değil, kendimizi düzeltmektir. Onun da yolu Ehl-i Sünnet müslümanlığına dönmek, gerçek müslümanlar olmaktır" şeklindeki sözlerimizi reddederek şöyle diyorlar: "Bu sözler baş sıkısında müracaat ettikleri te'viller kabilindendir. Islâhâttan maksatları müslümanları düzeltmekmiş; sen bu lâfları yalnız kendi çetenin efradına kabul ettirebilirsin evlât!.. Türkiye'deki müslümanlar Ehl-i Sünnet mezhebinden çıkmışlar mıdır? Çıktılarsa hangi mezhepte bulunuyorlar? Evet çıkmışlardır der ve buna kendilerini misâl gösterirlerse bir diyeceğimiz kalmaz..." (s. 206).
Hocanın bu sözlerine cevap vermiyorum. Benim sözlerimi, hocanın sözlerini ve Türkiye'deki 47 milyon müslümanın durumunu gözönüne alarak takdirlerini ortaya koyacak olan okuyucularıma güveniyor, onları hakem kılıyorum.

8. Mezhep meselesi:
"Hayreddin Efendi Nesil dergisinin 1 Ocak 1977 tarihli nüshasında şöyle diyor: "Bizim müdafaa ettiğimiz görüş şudur: Bir müslüman bütün ömrü boyunca tek mezhebe bağlı kalabilir, bu câizdir. Ancak ihtiyaç duyarsa başka mezheplerden de istifade edebilir." Hele bak! Bu söz doğru ise aramızda hiçbir ihtilâf yok demektir. Ama biz bunu da zarûret icabı başvurdukları kaçamak yollardan biri görüyoruz. Hakikatte bu sözler Hayreddin'lerin değil, Ehl-i Sünnet ulemâsınındır. Ve ifratla tefrit arasında en mutedil görüldüğü için müteehhirin ulemânın ekserisi kabul etmiş: "Baş sıkısında muhalif mezheple amel câizdir" demişlerdir. Mesele bütün mufassal Hanefî fıkıh kitaplarında bilhassa Tarikat-ı Muhammediye Şerhi el-Berika'da tafsilâtıyla izah edilmiştir. Bunlar olmasa Hayreddin Efendinin kendi görüşleriymiş gibi gösterdiği sözlerini kabul edebilirdik."
Bir Hanefînin Şâfii imamı arkasında namaz kılması, Şâfiî'nin Hanefî'ye uyması muhalif mezheple amel değil midir? Bunları Hayreddin efendi icat etmedi ki, yeni bir buluşmuş gibi böbürlene böbürlene bize izaha hakkı olsun."
Hocamız, aramızda bir ihtilâfın kalmamış olmasından ne kadar rahatsız oluyorlar! Demek müzakere ve münâkaşa davetlerine icabet etmemeleri de bundanmış; öyle ya, ya aramızda ihtilâf kalmazsa ne yazacaklar, neyin dedikodusunu yapacaklar!
Evet üstadım, benim mezhep hakkındaki görüşüm aynen benden naklederek yukarıya kaydettiğiniz gibidir. Bunun delili de İslâm Hukukunda İçtihad isimli matbû tezimdeki açık ifadelerimdir." (s. 217-220 vd.)
İnsanın benimsediği bir görüşü, bir ictihadı nakletmesi, izah etmesi ile böbürlenmenin bir alâkası yoktur. Hak mevzûuna gelince kişinin bildiğini, faydasına inandığını söylemesi, hem hakkı, hem de vazifesidir; bunun için mûcit olması, icadda bulunması gerekmez.7

9. Diğer husûslar ve netice:
A) "Hayreddin Karaman açmaya çalıştığı yeni çığırı propaganda için Anadolu'da turlar yapmış" diyor. Bu tamamen uydurma ve yakıştırma bir haberdir. Kendi memleketime, sıla-i rahim için gittiğim zaman yaptığım bir sohbet Anadolu turu ve çığır propagandası değildir.
Bulunduğumuz şartlar içinde kızlarımızın tahsili gerçekten çözülmesi gereken bir problemdir. Farz-ı ayn, kifâye gibi bilinen şeyleri tekrarlamak yerine bu gibi problemlere çareler, çözümler getirilirse müslümanlara hizmet edilmiş olur.
b) Üstadımız "İmam-ı A'zam hakkında şöyle söylüyormuş, böyle söylüyormuş" diyerek kulağına gelenlerden bahsediyor. İnsanın kulağı dedikoduya, gıybete açık olursa gelecek çok şey vardır. Amma gözleri, gerçekleri görmek için açık olursa o zaman bizim kitaplarımızda ve yazılarımızda İmam-ı A'zam hazretleri için yalnızca şunları göreceklerdir: Sevgi, saygı, bağlılık, takdir...
Sözlerimi şu cümlelerle bağlamak istiyorum:
Ben müslümanların saygı duyduğu, mektebimizde hocalık ve müdürlük yapmış bir zat ile bu tarzda, dergi ve gazete köşelerinde münâkaşa etmeye razı değilim; bunun fayda getireceğine de inanmıyorum. Ben mecbur bırakıldığım için meşrû müdâfaa yapıyor, karşımdakilerin birkaç yazısına bir yazı ile cevap veriyorum. Bunu başlatan ve devam ettirenin daha ziyade mesûl olduğuna inanıyorum. Çare olarak da şunu düşünüyorum: Müslümanların saygı duyduğu âlimler, mürşitler, din görevlileri arasında bir fikir ihtilâfı, bir anlaşmazlık çıkınca bunu aleniyete dökmeden, gazete köşelerine getirmeden husûsî meclislerde hakemler önünde tartışmalı, çözüm aramalıyız. Aydınlar Ocağı, İlim Yayma Cemiyeti, İslâmî İlimler Araştırma Vakfı gibi kuruluşlar buna aracı olmalı, bu himmeti esirgememelidirler.
Evel, ahir Allah'a hamdolsun!

MCK
zuletzt bearbeitet 19.05.2014 13:23 | Top

   

(Muamelât)Aliş Verişler Bahsi:Kusurdan Dolayı Cayma Babı:
Bu yazıyı gönderen degerli ŞERİFE ŞEVVAL KARDELEN hocamizdan Allah razı olsun,

Anfragen und Anregungen bitte direkt an tiav@hotmail.de adressieren. Vielen Dank!
Xobor Einfach ein eigenes Xobor Forum erstellen
Datenschutz